GÜLNİHAL
( sahne aydınlandığında oturma odası görünümündedir. Oturma odası penceresinin önünde bir gül fidanı bulunmaktadır. Kadın 50’li yaşlarda gül fidanını suluyordur. )
KADIN- Biz anamızdan böyle gördük. Ev her an misafire hazır olmalı. Çat kapı biri mi geldi, hemen buzluktan ikramlıklar çıkartılmalı. Allah gecinden versin bir cenaze mi oldu, ev her an temiz olmalı. Hatırlarım, babaannem öldüğünde daha biz ilk şoku atlatamadan, annem “Elalem ne der kızım.” Diyerek temizliğe başlamıştı. Ne cevval kadınmış. Acımızı paylaşmaya gelenlerin bir gözüyla yaş dökerken diğer gözüyle evi süzdüğünü, evin temizliği, düzeni üzerinden o evin hanımına övgü ya da yergide bulunduğunu o gün öğrendim. Öğrendim ki biz tüm kadınlar kendi ellerimizle kazdığımız bir çukurdayız. Biri hafif başını göstermeye görsün, diğerleri hemen aşağı çeker.
( suladığı gül fidanına hüzünle bakar.)
Küçükken evimizin bahçesinde bir gül fidanı vardı. Hava ısındı mı açardı. Rengarenk duruşuyla çalıların arasına neşeli, pembe pembe, yumak yumak pamuk serpilmiş gibi olurdu. Mis kokusu yayılırdı kendinden metrelerce uzağa... Açan gülleri gördükçe sevinirdim. Bahçemizde davet varmış gibi olurdu. Gün fidanı en okkalı konuğuydu bahçemizin. Bir diğeriyse hafif esen rüzgar. Estikçe yapraklar hışırdardı. O tatlı rayihayı burnumuza taşırdı. bir sabah uyandığımda diğer günlerden farklı karartıyla uyandım. O gün fidanımın parlak pembe, salkım salkım gülleri yok olmuştu. Yerine hırpalanmış bir gül fidanı kalmıştı. Bahçemizdeki davet yerini ağır hüzünlü cenazeye bırakmıştı. Mahallenin çocukları gelip tek tek koparmış güllerimi.
( soluksuz kalacak kadar hızlı, yer yer bağırarak.)
Onlardan önce ben mi koparmalıydım? Yoksa kendi solana dek korumalı mıydım? Güzelliğin bedeli ya nadiren eceliyle solmak ya da zamansız yolunmak mıdır? bir gül fidanı nasıl yetiştirilir? Yetişen gül fidanı nasıl korunur? Bir çiçek koparılmadan nasıl sevilir?
Bizde her şey tersinden okunur. Bir kişi birini sevdi mi yolar çiçekleri avuçlarına tutuşturur. Bu seni de seversem yolacağım, alıp bir eve tıkacağım demenin bir başka yolu olabilir mi?
(Kendinden emin)
Ben bugüne kadar kimsenin ağzına laf vermedim. Vermem de. Ben elelemin arkamdan bak bak bak balkona beyaz çamaşırları sererken ne gururluydu, çamaşır makinesinin arkasından bi dünya pislik çıktı dedirtmem. Bu dedikoduyu da tamirciler yayıyor. Gözlerimle gördüm kulaklarımla duydum. Bizim eve tamire gelen haydar, mahallede kimin neyi kirli hepsini tek tek anlattı bana. E bugün bana anlatan yarın beni başkasına anlatmaz mı? Anlatır tabi.
Ahhh… sol yanımda bir uyuşma başladı sol kolum karıncalanıyor. Eyvallah olsun. Bu rahmetli kayın pederimin ölmeden önce yaşadıkları! Kalp krizi demişti doktorlar. Ben ölüyor muyum yoksa? Gencecik yaşımda. Üstelik daha evi silip süpürecektim. Yok yok olamaz. Ben ne de pasaklı kadınmış dedirtmem.
Ben bu eve gelin geldiğimde yeşil yeşil çalıların arasında renkleriyle gülümseyen güller gibiydim. Ama ne neşe! Eşimi severek evlendim ben. Kimsecikler sevmezdi eşini akramlarımdan. Ben sevdim, aşık oldum. Gel gör ki bu aşk ayaklarıma dolanan en büyük prangam oldu. Dedim ya pembe pembe güller gibiydim. Bizim adam benden tam on beş yaş büyük. Olsun canım onunla büyüdüm ben. Hem erkeğin olgun olması biraz da iyidir. Geç olgunlaşırlar. Çocuk gibidirler. Beni ilk gördüğünde şeker pembesi bir elbise vardı üzerimde. Görmüş beğenmiş beni. İlk eşi de ölünce anasını göndermiş bizimkilere. Varlıklı aile diye sormadan evlendirdiler. Neyse ki aşık oldum. Ya olmasaydım. Hoş başka çarem var mıydı bilemiyorum. Aşık oldum olmasına ama. O pembe elbiseyi bir daha hiç giyinemedim. “Kadın kısmı dışarda süslenmez. Öyle dikkat çekmez. “Derdi eşim. Allah rahmet eylesin. Paylaşamazdı beni bilirdim. Bunlar hep sevdiğinden. Beni sevdiği için şikayet edecek değildim. Giyinmedim bir daha o elbiseyi. Ama hep sakladım. Bak bak burda. En aşağılara sakladım. Görse çok kızardı. Şimdi bunu ölmeden son bir kez giysem şöyle bir baksam aynada kendime… hayır hayır olmaz. Birazdan yığılıp kalacağım şuracıkta. Gelen konu komşu 112 servisi beni bu halde görse ne der. Kocası ölünce azıttı. Ölümü de böyle oldu demezler mi? İyisi mi ben bu elbiseyi tekrar sarıp saklayayım. Sakladığımı bile bilmesinler.
Ben dikiş nakış okurdum. nişanladılar beni. Okula devam edecek miyim diye sorma şansım bile olmadı. Okula gitmeye Babamı güç bela ikna etmiştim zaten. Gönlü yoktu okumamda kısmet çıkınca da ona da gün doğmuş oldu. nişanla düğün arası bir haftaydı. Eşimi nişanda kapıdan girerken gördüm. İlk başbaşakalışımız da düğün günüydü. Annem o gece beni kenara çekti “Kadının en büyük vazifesi kocasını yatak odasında mutlu etmektir. Kocan sana gel dedi mi ikiletmeyeceksin.” Diyerek tembihledi. Hayatım boyunca öyle de yaptım.
Kadın kısmının saçı uzun aklı kısa olur. Benim de cahilliğim düğünden sonra Bir kere gizliden okula gitmeye çalıştım. Gençlik aklı. Hem okuyup ne olacaktım ki? Tam sokağı döndüm diye sevinirken ensemde koca bir el… eve nasıl geldim bilmiyorum. Ertesi günü nasıl ettim bilmiyorum. ( eliyle yanağını tutuyordur. ) hatırladıkça içim sızlar. Vücudumda hissettiğim ağrılar bir haftaya geçti ama kalbim ilk günkü gibi ağrıyor. Tüm dikiş nakış malzemelerimi o gün kaybettim. Kaynanam hepsini toplayıp yakıverdi sobada. Evden çıktığımı da o haber vermiş zar. Dikiş nakış malzemelerimle beraber hayallerim de ateşine kızgın kızıllığına uğurlanmıştı. Bu her şeyden daha ağırıydı. Neyse bir yandan iyi de oldu. Kadının parası haram. Bereketi olmaz. Bir eve kadın parası girdi mi Allah bereketi keser ordan. Biz büyüklerimizden böyle gördük. Ama bak bizim eve bolluk bereket hiç eksik olmadı.
Çocuklarımı eşimden gizli gizli cebinden aldığım on yirmi liralarla çeyiz yaparak evlendirdim. Bizimkiler varlıklı da cimri bir o kadar da. Düğün zamanı nerden buldun bu parayı diye bir posta daha dayak yedim ama olsun. Çocuklarım var olsun, Mutlu olsun bana yeter. Koca dediğin de zaten döver de sever de. Hem ne dememiş atalarımız “kadının şamdanı altın olsa mumu diken erkektir. “ yani bir kadın kocasız hep eksiktir.
Bizim buralarda kadınlar pek övülmez. Sevilmediğinden değil, şımarması istenmediğinden. Ben sinilerce gözleme açardım gün boyu bizim herif gelirdi “tuzu az olmuş” derdi. Tuzu az olmuş dediğinde ben o yemeğin kusursuz olduğunu anlardım. Gerçekten güzel olmadığı zamanlarda kırılmadık tencere tabak kalmazdı çünkü.
Bizim topraklar kadınlara tane tane pilav yapmayı, soğanı pembeleşinceye kadar kavurmayı, kavanoz kavanoz salça kurmayı ve mutfakta gizli gizli ağlamayı öğretir. Bir elinle yaşını silerken diğer elinle işini görmeyi, bir bebek eteğinde bir bebek karnında ordan oraya koşturmayı öğretir. Bizim topraklarda gül fidanı nasıl yetiştirir, nasıl sevilir, nasıl korunur öğretilmez. Öğretmek lazım, öğretmek lazım…
gül fidanı nasıl yetiştirilir, nasıl sevilir, nasıl korunur, hep öğretmek lazım insanlara. Sonra ya solup gidiyor, ya koparılıp gidiyor. Yazık oluyor. Çok yazık oluyor. Öğretmek lazım.
Yorumlar
Yorum Gönder