PLAZANIN KEZBAN'I
Yine bir iş çıkışı açtı gözlerini dünyaya. Saat tam 17.30’da canlanırdı tüm hücreleri. Gün doğarken her sabah nasıl canlanırsa yeryüzü, öyle canlanırdı her gün aynı saatte. Mesai başladığında sürüklenerek girdiği bu gösterişli fakat ruhsuz binadan bir gökkuşağından kayar gibi hızla çıkardı. Önce saniyeleri sonra dakikaları, saatleri, günleri, haftaları derken yılları saymakla geçen ömrü otuzuna dayanmıştı. Yaşına göre küçük kalan vücudu hayata karşı dik duruşunu engellemiyordu. Bu yüzden ona Asiye ismini vermişti şimdilerde hiç görmediği ailesi. Zaman geçiyor ve bir şeyler değişiyordu. Geçen yalnızca zaman değildi elbet. Zamanın ömrümüzden eli boş ayrıldığı görülmemiştir. Kiminden sevdiğini alır, kiminden gençliğini, kiminden merhametini, kiminden güzelliğini, kimindense ruhunu alırdı. En acı kayıp buydu belki de. Şimdi metro- metrobüslerle sabah sekiz akşam beş buçuk kuyruklarında insan dışı bir muameleye tabi olarak bir ruha hem de ince bir ruha sahip olmak çok da mümkün gö...