ACI NEREDE BAŞLAR?
Uzun süredir odanın bir kenarında kimsesiz duran masa ilişti gözlerine. Yavaşça yürüdü. Gözleri masayla konuşur gibi, masa gözlerine bir şeyler anlatır gibiydi. Kahverengi cevizden,hani bir zamanların en iyisi… Dertli bir iç geçirip çatlak ve kuru ellerini parlak cilası üzerinde gezdirdi. İki damla yaş düştü o sıra. Düştüğü yerin rengi değişti. Gözyaşı, düştüğü yerin rengini değiştirirdi. Gözyaşı ömrüne de masaya da düşmüştü bir defa. Eşyalar bizim sessiz şahitlerimiz. Bu koca ceviz masa, onun en önemli şahidi. Eşsiz bir çıkış, eşsiz bir düşüş, eşsiz bir acının şahidi. Bir diğer şahidi elleri, hala geziniyordu masanın üzerinde. Kalemlerle, çerçevelerle, tozlanmış dosyalarla, sümen altına sıkıştırılıvermiş kağıtlarla bir bir selamlaşıyordu gözleri. Odanın içinde masa, masanın üzerinde elleri, ellerini izleyen gözleri, gözlerinin en içine bakan anılar… Odada yalnız değildi. Birazdan sümenayaklanıp sarılıverecekti ona. Beraber gözyaşı dökeceklerdi. Ve tüm dünya görecekti bir sümen nasıl sarılır, nasıl ağlar. Birikmiş tozları elinin tersiyle iteledi kitaplardan. “Tozarın kaybedişle bir ilgisi olmalı. Nerede bir mutsuz varsa tüm tozlar oraya doluşur. Bir kasap dükkanının önüne dizilmiş kediler gibi diziliverirlerdi mutsuzluk dükkanının etrafına. Şimdi ben üstümde beyaz önlüğümle dükkanının önündeki kedileri kovalayan somurtkan bir kasaptan gayrısı değilim.” Diye geçirdi içinden. Tozlardan temizlediği mavi kapaklı kalın dosyanın kapağını aralarken geçmiş de sayfaları arasından çıkıp oturuveriyordu yanıbaşına. İlk sayfada haber manşetleri Hasan KAMAN’dan bahsediyordu. 1990’ların ünlü basketbol oyuncusunun her adımı basında olay oluyordu. Kesilmiş haber manşetlere bir bir göz gezdirdi iç geçirerek. ”HasanKAMAN’LA BASKET BOL”, “Hasan KAMAN’danDakikada Bir Sayı” , “Hasan KAMAN Sahasında Geçit vermedi” Her satırını virgül ve noktalarına varıncaya kadar okudu. Esasında ezbere biliyordu da hepsini. Tekrar tekrar okumak eski zamanlara döndürüyordu onu ya da o öyle hissediyordu. Anılarını bölen ahşap oymalı duvar saatinin sesine çevirdi bakışlarını. Saat beşi gösteriyordu. Güneş doğmasa da ışıkları havayı hafiften aydınlatmaya yetiyordu. Güç bela uzaklaştı masasından. Bu kez şifonyerin üzerinde duran imzalı formalar, basketbol topları ödüller kısacası anılar peşini bırakmıyordu. Takım tarafından imzalanmış formayı eline aldı. Olanca gücüyle sıktı. Artık ağlamayacaktı.Ağlamamalıydı. Avuçlarıyla sıktığı yeşil beyaz formayı atıverdi yere. Sandalyesinin tekerleklerini kuru elleriyle tutup hızla çevirdi. Boydan aynasının önünde durup inceledi kendini. Önce sağ ayağını, sonra sol ayağının boşluğunu sırayla inceledi. Gözbebekleri bir sağa bir sola gidip geliyordu. Bir zamanların usta basketbol oyuncusu Hasan şimdi iki tekerleye mi muhtaçtı? İnsan en çok bunu yediremezdi kendine. Muhtaç olamazdı. Acizlik basketbol oynayamayışının acısının bile önüne geçiyordu çoğu zaman. O potalara asılışıyla meşhur Hasan şimdi sandalyeden kalkamayışıyla baş başaydı. O artık iki teker ya da bir koltuk değneği olmadan bir adım öteye gidemiyordu. Acı tam da burada başlıyordu.
Acı, insanın büyüyüp serpilmesi üzerine bir de filizlenmesi gerektiği anı bilir ve işte tam da orada başlar. Acı, tatlıdan önceki tat yanılsamasıdır bir bakıma. Hayatın tadına varmak üzere olduğunun sinyalidir. Sıradan benlik ile daha iyi benliğin alametifarikasıdır aslında.
YanıtlaSilAyrıca papillaların acı ile tatlıyı birbirine karıştırmadığını kim ispat edebilir bana ya? Tıpkı insanoğlunun hayırlı ile hayırsızı birbirine karıştırdığı gibi sıklıkla.