DÜDÜKLÜ TENCERE
Düdüklü tencerenin, damlayan musluğun ve doğrama tahtasına değdikçe çıkan bıçağın sesi eşlik ediyordu düşüncelerine. Ara ara gözleri doluyor omuzuyla siliveriyordu hızlıca. “Ağladın mı sen?” sorusunun en güzel kaçışıydı soğan doğramak. Her bıçak darbesiyle biraz daha gidiyordu geçmişe. Düdüklü tencere sesi bir trenin kalkış sesi oluveriyordu. Sallanan bir el ardından... Dökülen yaşlar ve tren sesleri. Söylenemeyen sözler ve tren sesleri. Tren sesleri, tren sesleri, tren sesleri… Her darbe soğanı değil bağrını yarıyordu artık. Bıçağı bırakıp ellerine baktı. Titriyordu. Damlayan musluğu açıp su çarptı boncuk boncuk terleyen yüzüne. Tren sesi hızlanıyordu. Garda yığınla insan, sallanan mendiller, hüzünlü yüzler gözünün önünden gitmiyordu. Bu sanrıdan kurtulmak için ocağı kapatsa da nafile. Vagonlar bir bir önünden geçip gidiyordu. Tren gardan uzaklaşıyordu. Ufukta bir çizgi oluveriyordu. Nasıl oluyor da bir tren içerisine bunca hayali, özlemi ve umudu sığdırabiliyordu. Her şeyini ...