DÜDÜKLÜ TENCERE
Düdüklü tencerenin,
damlayan musluğun ve doğrama tahtasına değdikçe çıkan bıçağın sesi eşlik
ediyordu düşüncelerine. Ara ara gözleri doluyor omuzuyla siliveriyordu hızlıca.
“Ağladın mı sen?” sorusunun en güzel kaçışıydı soğan doğramak. Her bıçak darbesiyle
biraz daha gidiyordu geçmişe. Düdüklü tencere sesi bir trenin kalkış sesi
oluveriyordu. Sallanan bir el ardından... Dökülen yaşlar ve tren sesleri.
Söylenemeyen sözler ve tren sesleri. Tren sesleri, tren sesleri, tren sesleri…
Her darbe soğanı değil bağrını yarıyordu artık. Bıçağı bırakıp ellerine baktı.
Titriyordu. Damlayan musluğu açıp su çarptı boncuk boncuk terleyen yüzüne. Tren
sesi hızlanıyordu. Garda yığınla insan, sallanan mendiller, hüzünlü yüzler
gözünün önünden gitmiyordu. Bu sanrıdan kurtulmak için ocağı kapatsa da nafile.
Vagonlar bir bir önünden geçip gidiyordu. Tren gardan uzaklaşıyordu. Ufukta bir
çizgi oluveriyordu. Nasıl oluyor da bir tren içerisine bunca hayali, özlemi ve
umudu sığdırabiliyordu. Her şeyini
kaybetmiş bir insan nasıl bakakalırsa öyle bakakalıyordu raylara. Aynı bakışla
bakıyordu şimdi yıkık bir doğrama tahtasına ve zalim bir düdüklü tencereye. Her
saniye daha da ağırlaşan düşünceleri onu bir sandalyeye yığılmaya zorluyordu. Bir
ceset gibi kucağına düşmüş ellerini inceliyordu. Artık tek bir damla yaş
düşmüyordu gözlerinden. Düdüklü tencere susmuş, tren gardan uzaklaşmıştı.
Kalabalık dağılmış, o ise bankta taştan bir heykele dönmüştü.
Başını, buz kesmiş
ellerinin arasına aldı. Kısık sesle “Yeter.” Diyebildi yalnızca. Bu feryadı
birkaç kez tekrarladıktan sonra ses tonu git gide artmaya başladı. Artık ileri
geri sallanıyor, aynı sözü tekrar ederek bağırıyordu. Onun için sıradanlaşan
nöbetlerden biriydi yaşadığı.
Gözlerini açtığında bir
hastane odasında buldu kendini. Düdüklü tencere, doğrama tahtası, damlayan
musluk ve daha da önemlisi tren sesleri yoktu artık. Ayağa kalkmak için
doğruldu “Ne oldu bana böyle?” sorusunu, aynanın karşısına geçip dehşetle
yüzüne bakarken sorabildi ancak. Bir pazarın dağıldıktan sonra ortalıkta
bıraktığı o tuhaf manzarayla karşı karşıya gibiydi. İçi bir pazar yeriydi, önce
bir curcuna kopmuştu sonra toplanıp gitmişti herkes. Şimdi geriye kalan birkaç
çürük domatese şaşkınlıkla bakıyordu. İlk defa görmüş gibi. Sonra yine olmazsa
olmaz birkaç gözyaşı suladı etrafı. Bu kez acı veya özlem için değil
çaresizliği için süzülüyordu yanaklarından. Odanın kapısının açılmasıyla siliverdi
yanağına düşmüş yaşları. Hızlı adımlarla içeri giren doktor, yatağın baş
ucundaki koltuğu göstererek “Merhabalar. Geçmiş olsun. Kendinizi yormamanız
gerek. Şöyle geçin lütfen.” Ağır hareketlerle koltuğa geçerken cevap verdi “Teşekkür
ederim.” Eline kalemini ve dosasını alan doktor,“Kendinizi nasıl
hissediyorsunuz? Neler yaşandı dün gece anlatmak ister misiniz?” Yaşananlardan
sıkılmış, bunalmış, şikâyet eden ama aynı zamanda söyleyeceklerinin mantıksız
bulunmasından korkan hasta, titrek bir sesle “Doktor bey, düdüklü tenceremden
tren sesleri geliyor.” Diyebildi yalnızca.
Yorumlar
Yorum Gönder