PLAZANIN KEZBAN'I
Yine bir iş çıkışı açtı gözlerini dünyaya. Saat tam 17.30’da
canlanırdı tüm hücreleri. Gün doğarken her sabah nasıl canlanırsa yeryüzü, öyle
canlanırdı her gün aynı saatte. Mesai başladığında sürüklenerek girdiği bu
gösterişli fakat ruhsuz binadan bir gökkuşağından kayar gibi hızla çıkardı.
Önce saniyeleri sonra dakikaları, saatleri, günleri, haftaları derken yılları
saymakla geçen ömrü otuzuna dayanmıştı. Yaşına göre küçük kalan vücudu hayata
karşı dik duruşunu engellemiyordu. Bu yüzden ona Asiye ismini vermişti
şimdilerde hiç görmediği ailesi. Zaman geçiyor ve bir şeyler değişiyordu. Geçen
yalnızca zaman değildi elbet. Zamanın ömrümüzden eli boş ayrıldığı
görülmemiştir. Kiminden sevdiğini alır, kiminden gençliğini, kiminden
merhametini, kiminden güzelliğini, kimindense ruhunu alırdı. En acı kayıp buydu
belki de. Şimdi metro- metrobüslerle
sabah sekiz akşam beş buçuk kuyruklarında insan dışı bir muameleye tabi olarak
bir ruha hem de ince bir ruha sahip olmak çok da mümkün görünmüyordu. Arada bir
bulduğu demir tutacaklara güçlükle tutunmuş başını koluna yaslamış vaziyette
sorgulayacak olsa bir şeyleri bir ses yükselirdi aniden “Bir sonraki istasyon
Ataköy- Şirin evler”. Ardından bir yarışa hazırlanan atlar gibi gözlerini
hedefe kitlerdi herkes. Kapı açılır Pazar yerinde beş liraya tshirt satan
tezgahtarın manzarasına bürünürdü her yer.
O gün sıradan günlerden bir gündü. Yine bir iş çıkışı
metrobüste insanlık dışı bir tablonun parçası oluvermişti. Tutunduğu demir
sayesinde güç bela ayakta dururken yanındaki koltuğun boşaldığını fark etti.
Avını gözleyen yırtıcı bir kaplan edasıyla oturduğu koltuk, içinde hafif bir
bahar yeli estirmişti. Şimdi günün altın yıldızlı anı başlıyordu. Büyük bir
zevkle çantasından çıkardığı kulaklıklarını taktı. Güzel bir de müzik açtı.
Günlerden Cuma bir iş çıkışı, boş koltuk bulmuş müzik dinliyordu. Daha ne
olsundu hayatında bundan güzel? Camdan dışarıyı izleyerek bulduğu huzur sert
bir elin dürtmesi ile bozuldu. “Kızım annem hasta bi yer versen?” diyordu bir
ses. Tam günü bitirdik derken gelen bu ses, şu an duymak isteyeceği son şeydi.
Tam sekiz buçuk saat bilgisayar başında çalıştıktan sonra dünya yansa dönüp
bakamazdı. “Teyze işten geldim yorgunum. Siz altın günlerine gidip gezerken
bize mi sordunuz?” dedi nefretle. Bir yandan etraftaki insanların kınayıcı
bakışlarına maruz kalırken diğer yandan söylenmeye devam ediyordu. Teyzenin
“Gençlerin haline bak…” diye ağzını açmasıyla lafı anında ağzına tıkadı. “Bütün
gün gezmediğin yer kalmasın akşam yine gençler suçlu. Neymiş bu gençler ya?
Gençler çalışsın, gençler yorulsun, gençler üzülsün en sonunda yine gençler yer
versin. Oldu.” Tartışma kartopu gibi büyürken üzerine vazife olduğunu düşünen
herkes olaya müdahale ediyordu. Gürültü arka koltuktaki amcanın yer vermesiyle
kesildi. Amca, Asiye’nin omuzuna dokunarak “Kızım ne iş yapıyorsun sen?”
Müziğin dışardan bir sesle bölünmesine bozulsa da cevap verdi Asiye “Bir
şirkette yönetici asistanıyım.” Göz kapakları çökmüş gözlerini hafif açarak
“Maşaallah kızım Allah utandırmasın. Ekmek parası zor... Aslanın ağzında derler
ye tam da o biçim.” Yorgunluğunun doğal karşılanmasına şaşıran Asiye haklı
bulunmanın verdiği sevinçle “Öyle be amca sabahtan akşama kadar insanlar ve
onların istekleriyle uğraşmaktan insan kendine zaman ayıramıyor. Böyle yaşanır
mı bi’ ömür diyorum bazen içimden.” İşaret parmağını havaya kaldırarak “Hayır”
dedi. “Hayır kızım, hayır. Böyle yaşanmaz. Bu düşünceyle yaşanmaz. Ne yaparsa
insan kendine yapar esasında.” Ne olduğunu anlayamadan durakta inivermişti
amca. Arkasından bakarken bu soğuk havada giyindiği kolsuz monta işlenmiş yazı
ilişti gözlerine “car washer”. Ancak giderken inceleyebilmişti onu. Plastik
botları, kolsuz montu… Bir araba yıkama firmasında çalışıyordu anlaşılan. Ama
her ne yapıyorsa kendine yapıyordu. Belki de bütün gün köpüklü fırçayı
arabalara değil yüreğine sürüyordu. Ve her gün tekrar tekrar yıkanıyordu pamuk
kalbi. Sözleri davranışıyla birleşince daha da unutulmaz olmuştu. Asiye tüm
bunları düşünürken hava kararmış, metrobüs tenhalaşmıştı. Camdan dışarıyı
izlerken otobüsün camına yansıyan yüzünü gördü. Gözlerine baktı. Gözlerinin
yanında oluşmaya başlamış kırışıklıklara, daima çatık duran kaşlarına baktı. Otuz
yıl sonra ilk kez görür gibiydi. Hayatı kazanmak adıyla adlandırılmış bir
eylemi her gün her sabah her saniye gerçekleştirirken ruhunu kaybedişi, kendini
kaybedişi, ruhsuz bir varlık olarak yaşamına devam edişi, bir masa, sandalye ya
da kapıdan farksız oluşu baktığı her yerde yüzüne çarpıyordu. İşaret parmağını kaldırarak Hayır, böyle
yaşanmaz. Bu düşünceyle yaşanmaz. İnsan ne yaparsa kendine yapar. Ne yaptım ben
kendime böyle? ” dedi. Metrobüs durakta durdu. Sayısız insan indi, sayısız
insan bindi. Metrobüsler çalışmaktan, Asiye aynı tavırla işe gitmekten
vazgeçmedi.
Yorumlar
Yorum Gönder