YEŞİL NE RENKTİR?


“Uluslararası atletizm maratonunun başlamasına saniyeler kalmıştı. Yarışmacılar Asya, Amerika... Neredeyse her kıtadan insan mevcuttu. Tribünlerde mahşeri bir kalabalık vardı. Atletler yıllarını vererek bugün bulundukları o iki beyaz çizginin arasındaydılar. Her biri neredeyse rüzgârla yarışacak hızdaydı.
Onlardan biri var ki “Adrian” dünyaca ünlü Norveç asıllı bir sporcu. Birincilikten birinciliğe koşarken bile hızına kimse yetişemiyordu. Adrian’ın bu yarışa katılacak olması yarışmacılarda az da olsa bir moral bozukluğuna sebep olmuştu.
Ve yarışmacıların yerlerini almaları için ilk düdük çalındı. Heyecan yavaş yavaş doruğa tırmanıyordu. Yarışmacılar eğilerek başlayış pozisyonunu aldılar. Tüm sahayı kaplayan yüksek bir sesle yarış başlatıldı. Öyle hızlı koşuyorlardı ki yarışmacıların ayaklarını takip etmek imkânsızdı. Yer yer toz kalkıyordu.
Adrian beklenildiği gibi parkur yarılandığında açık farkla önde ilerliyordu. Norveçli seyirciler coşmuş durumdaydı. Adrian’ın yüzüne bakılacak olursa ters giden bir şeyler vardı. Yüz kasları geriliyor bir şey için kendimi zorlar gibi bir hali vardı. Bir sıcaklık göz pınarlarından yukarı doğru tırmanmış, gözlerinde gözyaşı birikmişti. Önünü görmekte zorlanıyor, baş dönmesine engel olamıyordu. Onun bu hali bile diğer yarışmacıların gerisinde kalmasına sebep olmamıştı. Yarışı kazanmak ya da kaybetmek şu an düşüneceği son şeydi. Başka bir derdi vardı Adrian’ın. Yavaş yavaş hızını düşürdü. Olduğu yerde durdu. Etrafına baktı. Bağıran insanlara, koşan yarışmacılara, yarışmacılarla koşan gözlemcilere, yarışı kayıta alan kameralara... Her birine yaşlı gözlerle baktı. Yalnızca adını bilen, yalnızca başarısıyla ilgilenen insanlar çığlık çığlığa bağırıyordu. O an kendini bir yarış atı gibi hisseden Adrian olduğu yere yığılıp kaldı. Dizlerinin üstünde, elleri toprakta başı önünde teri gözyaşına karışmış ağlıyordu. O tüm bunları yaşarken, sayıları yirmiye yakın atlet yanından geçivermişti. Ortalık toz duman içinde kalmıştı. Yarışmacılardan gelen sesler daha fazla yükselmişti. Adrian’ı sahadan almak için sağlık görevlileri gelmiş ve parkurun dışına çıkarılmıştı. “
Doktor Jones hastasının ruh haline hâkim olabilmek için kaleme almasını istediği hikâyeyi okuyor, bir yandan da kalın kahverengi defterine vardığı sonuçları not ediyordu. Hastanın seçtiği kelimeleri bile inceliyor zihin dünyasını anlamaya çalışıyordu. Onun için çözülmesi zor bir vaka değildi elbet. Daha ilk seansta hastanın içine girebilmeyi başarmıştı. Aldığı diğer hastalara kıyasla bu vaka basit bile sayılabilirdi. Hikâyeyi bitirmiş notlarını almış kalın kahverengi defterini kapatıp uyumaya geçmişti. Ertesi gün hikâyenin yazarı, hastası Sam ile seansı vardı. 
Ertesi gün tam saat 9.00’ da hastası Sam klinikteydi. Doktor Jones’ta beş dakika içinde kliniğe varmıştı.
-Merhaba Doktor jones.
-Merhaba Sam. Bugün çok iyi görünüyorsun. Hikâyeni okudum. Bugün seninle bunun üzerinde biraz konuşacağız. Şöyle geç lütfen.
 Doktor Jones ve Sam güneş almayan hafif loş odaya girmişlerdi. Sam doktorun masasının önüne dik bir şekilde yerleştirilmiş koltuğa oturdu. Doktor paltosunu çıkarırken Sam onun masasını inceliyordu. Masada yığınla kitap ve kâğıt karmakarışık duruyordu.  Masanın arkasında hasta dosyalarının olduğu dolaba ve onun üzerindeki kitaplara baktı. Klinik psikoloji, psikanaliz üzerine, düşlerin yorumu... vb üç rafı kaplayan bir çok kitaba göz gezdirdi. Doktor Jones, Sam’in dosyasını aldı ve yerine oturdu.
-Evet, Sam kendini nasıl hissediyorsun.
-Bu sorunun çok uzun bir cevabı yok sanırım. İyiyim, teşekkür ederim. Siz nasılsınız?
-Ben de oldukça iyiyim.
Sam içinden türlü türlü şeyler geçiriyordu. Bu onun göründüğü ilk doktor değildi. Ve gittiği her doktor iyi olduğunu iddia ediyordu. “Doktorların kliniğe girerken taktıkları bir maskeydi bu samimi, güler yüzlü ve mutlu maskesi. “ diye söylendi içinden.
 - Sam, hikâyeni okudum. Hikâyedeki karakteri bana tanıtmak ister misin?
- Karakterim Adrian. Mutsuz bir adam işte.
 -Neden mutsuz olduğuna inanıyorsun?
 -Mutlu insanların hikâyesi yazılmaz doktor. Her şey yolundaysa ben bunu neden kaleme alayım?
 -Hikâyende anlattığın Adrian karakterini oldukça beğendim. Beni fazlasıyla merakta bıraktı. Onu bu ruh haline sürükleyen olay neydi? Sahadan çıktıktan sonra ona ne oldu? Spor hayatına devam etti mi?
 -Bu soruları meraktan sorduğunuza öyle çok eminim ki. Merakta bir çeşit bencilliktir aslında. Bu soruları Adrian’ a yardımcı olmak için değil merakınızı dindirmek için soruyorsunuz bu çok açık. Gerçek hayatta Adrian karakterine bürünmüş sayısız insan mevcut. Adrian’ın sonunu onlara bakarak görebilirsiniz.
Doktor Jones hastanın kendine saldırmasından rahatsızlık duymaya başlamıştı. Mesleği gereği söylenenlere kulak asmadan sakince, bir yandan sorular sorup bir yandan not almaya devam etti.
 -Pekâlâ. Hikâyeni sen yorumlamayacaksan ben yorumlayayım. Adrian, yaşamaktan yorulmuş. Hayatta daima başarı elde etmiş fakat yapayalnız kalmış bir insan. Parkur, hayatı temsil ediyor. Yarışmacılar, insanları. Adrian düştüğünde hiçbir yarışmacı onu kaldırmak için el uzatmamıştı. Çünkü yardım edersen kaybedersin. İnsanlar hayat yarışında kazanmayı, insanlığa tercih ediyor. Sonuç olarak başarılı fakat insanlıktan uzak olanlarla doluyor etrafımız. Bu durum seni rahatsız ediyor.  Doğru yorumlamış mıyım?
-Evet, doğru. Birkaç eksik var. Dünyada başarısıyla ün salmış Adrian’ı sahada yarışamaz hale getiren şey hassas duygu durumudur. Bu hayat hassas insanlara göre değil. En iyisi bile olsan yarışın ortasında yarışı bırakmak zorunda kalabilirsin. Bir de seyirciler var. Başarıya koşmanı sadece kendileri için isteyen seyirciler. Senin ne hissettiğin, neler yaşadığın onlar için hiçbir şey ifade etmez. Adı üstünde seyirciler. Senin adını biliyor olsalar bile, ruhundan haberleri olmayan yığınla insan... Başarısız olduğunda nedenini sorgulamadan seni yargılamak için kapıda bekliyor. Doktor Jones, ben buraya çevremin ısrarıyla geldim. Bu ruh halinden kurtulmayı her şeyden çok isterim fakat mümkün olmadığına eminim. Sizin bana yardımcı olmanız mümkün değil. Çünkü siz de bu bencil hayat çarkının bir parçasısınız. Burada insanlar birbirlerini sadece kendileri için sever. Bir düşünün. Sevdiğini kaybeden insanların ilk cümlesi “ Beni burada yalnız bıraktın.” cümlesidir. Çünkü kaybettiği kişinin sadece onu yalnız bırakmasına üzülürler. Buram buram bencillik kokan cümleler bunlar. En çok kimi seviyorsunuz bu hayatta? Bunun cevabı bellidir. Derdinize ortak olan, zor anınızda yanınızda olan her kimse onu seversiniz. Şu hayatta size kötü davrandığı halde sevdiğiniz biri yoksa siz de bencil seviyorsunuzdur. Ben insanları bu durumdan dolayı suçlamıyorum. Bu bir insan özelliğidir. Bunu reddetmiyorum. Hamurlarında olan bu huyu değiştirmelerini beklemiyorum. Herkesin renk körü olduğu bir yerde neden renkleri doğru gördüğümü sorguluyorum. Ya da tam tersi herkesin renkleri doğru gördüğü bir yerde neden renkleri ayırt edemediğimi… Herkes gibi olsaydım bunlar sorun olmazdı. Hayata ve hayatın getirdiği bencilliklere uyum sağlamak zorunda olmak ruhuma ağır geliyor. Hayatı kaldıramıyorum. 
-Sam, size yardım edebileceğimden emin olun.
Doktorun sözünü keserek lafa giren Sam;
 -Doktor, eğer size belli bir ücret karşılığında belli seanslarla geliyor olmasaydım, yoldan geçen sıradan bir insan olsaydım yaşadığım ruh hali sizi ne kadar ilgilendirirdi? Bunu düşünün lütfen. Seans saati bitmeye yaklaştığı zaman saatinize kaç defa bakıyorsanız o kadar bencilsiniz. Benim hastalığımın tedavisi şu; ya pes edip size benzemeliyim ya da durumu kabullenip yaşamalıyım. Ben tüm bunları ret ediyorum. İzninizle.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BURNUMA KÖTÜ KOKULAR GELİYOR

HAMARAT ANNELERİN TEMBEL KIZLARI

GÜLNİHAL