İÇİM DIŞIMA ÇIKTI
“Ne desem bilemiyorum. Kelimeler benden dağılmış tesbih taneleri
gibi kaçıyor. Birini yakalasam diğer çoktan yuvarlanıp gitmiş oluyor. En
görünmez, en kuytu köşede köklü bir temizlik günü acımasız bir elektrikli
süpürge hortumuna kurban gideceği anı bekliyor. Anlatmak istediğim öyle çok şey
biriktirdim ki zamanında. Hepsini arka arkaya anlatıp komik durumlara düşeceğim
sanırdım. Şimdi iki cümle kuramaz oldum. Bir zamanlar bağıra çağıra yaşadığım
hayatımı, şu sıralar kuş diliyle anlatıyorum. Kuşlar bile anlamıyor. Kuşlar,
yapraklar, çatlak kaldırımlar ve daha nice küçük şey artık ilgimi çekmiyor.
Küçük şeyle demişken, küçükken yeşil bir elbisem vardı. Çamaşır suyuna bulandı.
Bir daha giyemedim. Kaç yaşına geldim onu bile unutamadım. Şimdi bana fil hafızam
yüzünden çektiğim ruh sancısı için sakın tavsiyeler vermeyin çünkü aradığınız
numara kullanılmamaktadır yani the person you called can not be ya da her neyse
İngilizcem de pek iyi değildir. Her neyse siz nasılsız?”
Samimiyetsiz gülüşler arasında gerçekleştirdiğimiz kalabalık
iş yemeğinde, en nihayetinde biri bana halimi hatırımı sormuşken tam olarak
böyle cevaplamak istedim sorusunu. Zihnimden böylesine uzun yanıtlar geçirdiğim
için karşımdaki kişinin sorusunu cevaplamam biraz zaman almıştı. Zihnimi susturduğumdaysa
verebildiğim cevap kısa ve netti. “İyiyim teşekkür ederim” Buna eşlik eden
tebessüm ve başı aşağı yukarı birkaç kez sallamak yöntemiyle avuçlarıma atılan
topu sert bir manşetle karşı tarafa geri gönderdim. Evet, artık rahattım. İlmek
ilmek incelediğim masa örtüsü, çatal, bıçak, masanın ortasına yerleştirilmiş
koca vazo hatta salatanın mısırlarına varıncaya kadar çevremdeki insanlar hariç
tüm nesnelerle iletişim halindeydim. Muhtemelen dışardan tabağına düşmek üzere,
uzun süredir aç biri gibi görünüyordum. Etraftaki nesnelerle muhabbetim yüksek
bir kahkahayla bölündü. Şirkette henüz birkaç aydır çalışmaya başlamış fakat
her ortama iddialı giriş yapmaktan hoşlanan İdil Hanım’ın sesiydi bu. Omuzlarına
dökülen düz saçları, uçlara doğru açık sarı bir renk alıyor, küçük ince kemikli
yüzü saçları arasında kayboluyordu. Uzun boyu ve değişik giyim tarzıyla tüm
gözleri üzerine topluyordu. İlk geldiği
günden itibaren yanına birkaç kişiyi almış ve uzaktan öyle anlaşılıyor ki kendi
istihbarat ağını kurmuştu. Şirkette uçan kuştan bile haberi olmasına rağmen üç
maymunu oynamayı çok iyi başarıyordu. Bulunduğu ortamı bir mikser gibi
birbirine katan bu insan tipinden oldum olası uzak durmuşumdur. Kahkahanın
ardından üzerine dikilen gözleri başını hafif sağa çevirerek süzdü. Birden bire
yüzüme sabitlediği bakışlarıyla “ Suzan hanım, pek mutlu görünmüyorsunuz. Bir
sorun mu var?” Yine bir soruyla ve yine bir iç gürültüsüyle karşı karşıya
kalmıştım. “Evet mutsuzum ait olamadığım bir ortamda dondurulmuş bebek gibi
durmak zorunda olmak ve bunu yalnızca mecbur olduğum için yapmak ağırıma
gidiyor.” diyemedim tabi ki. “ Hayır, nasıl bir sorun olabilir ki?” Bu cevabı
verirken tedirginliğimi hafif bir tebessümle gizlemeye çalışsam da başarılı
olamamıştım. Çünkü İdil Hanımın hareketlerine bakılacak olursa bir şeylerden
haberi vardı ve beni hemen şu masanın ortasına gömmekti niyeti. Çok geçmeden
tahmin ettiğim son gerçekleşti. “ Eşiniz nasıl Suzan hanım? O da gelseydi ya
yemeğe.” Gün içerisinde bana selam bile
vermekten aciz olan birinin eşimi sorması bana masum gelemezdi. Masum da
değildi zaten. Bu kez engel olamadığım
içim, dışımda yüksek bir ses oluvermişti. “Ben boşanalı bir ay oldu İdil Hanım.
Bundan haberinizin olmaması çok ilginç. Malum şirkette bir kuş uçmaya niyet
etse haberi ilk size ulaşıyor. Kendi aranızda konuştuğunuz konuya bir açıklık
getireyim öyleyse. Evet daha bir yıllık bir evliliğim bile olmadı ve evet hala
aldığım granit tencere takımının taksitini ödüyorum. Boşandım. Eşimden ayrı
yaşıyorum. Konuyla ilgili başka bir sorunuz varsa alabilirim.”
Yorumlar
Yorum Gönder