KEVGİRCE
Mutlu bir yuvanın parçasıyım. Yuva ve sakinleri kadar mutlu olamasam da buraya ait olmak zaman zaman eğlenceli olabiliyor. Doğru yerde doğru zamanda bulunmak önemli tabi. Henüz bunu tam anlamıyla sağlayabilmiş olmasam da bir gün mutlaka... Evin en can alıcı noktasında sabahtan akşama kadar olanı biteni gözlerim. Ah dile gelse de söylesem, söyleyecek öyle çok şey biriktirdim ki.
Her sabah güne evin en küçük oğlu Efecan’la başlarız. Onun her gün servise geç kalışı olay olur evde. Her gün aynı hikayeler. Hastayım anne, okul yok anne… Gülseren hanımbu yalanlara ilk zamanlar kansa da şimdilerde okul tatil yalanlarını yemiyordu. Hastalık yalanlarına da göz yumduğu oluyordu tabi. Ne de olsa kıymetli “oğluşu” kıyamazdı. Efecan’ın evden tellaşla çıkarken etrafa dikkat etmeyişi arada bir ablasıyla arasında kopan küçük bir kıyamete sebep olabiliyordu. Ablası hazır ve nazır ayna önüne okul kıyafetinin nizami durup durmadığını kontrol ederken, kardeşinin unçuvalından ağır çantasıyla ittirmesi sert karşılıklara sebep olabiliyordu. Bu sert karşılıklar saç çekme, su ile ıslatma gibi olaylarla sonlanabildiği gibi, daha sinsi planlarla da sonlana biliyordu. Efecan’ın yaptığı halde çantasından bulunmayan ödevleri gibi. Çocukları koştur koştur servislere yetiştirmenin ardından Gülseren hanımın çektiği derin “oh” salona kadar yayılan bir rüzgar, fırtına, hatta hortuma sebep oluyordu. Gülseren hanımın kadın programları eşliğinde toplam 14.400 saniye yani 240 dakika kısacası toplam tam dört saat süren kahvaltısının, buna eşlik eden televizyonda tanıdığı “kötü” olarak adlandırılan eş, kayınvalide, görümcelere yağdırdığı hakaret yağmurunun ardından etrafı saran eşsiz çamaşır suyu kokusuyla hayata bağlılığını mikrofiber bezle çitiliyordu. Ortalığı saran çamaşır suyu kokusunun yerini birkaç saat sonra enfes yemek kokuları sarıyordu. Çocuklar gelmeden yetişmesi gereken yemekler hep iki arada bir derede pişiyordu. İşte tam da böyle bir günde başladı benim hikayem. Bitti desem daha doğru olur. Diyelim öyleyse. İşte tam da böyle bitti benim hikayem. İki arada bir derede pişirilen bir akşam yemeği sırasında tam katıyı sıvıdan ayırmak üzere Gülseren hanımın ellerindeydim ki, o eşsiz kapı sesi böldü her şeyi. Gülseren hanım koşa koşa kapıyı açarken tabi ki elindeydim. Gelen karşı komşusu olunca salona buyur etmesi ve beni idareten kenara bir yere koyması sonucu hayatımın geri kalanına bir kevgir olarak salonda devam etmek zorunda kaldım. Beraber büyüdüğüm kevgir arkadaşlarım mutlulukla katıyı sıvıdan ayırırken ben tüm gün fatura az gelsin diye petekleri kapatılmış bir salonda bulunmayı bekliyorum. Kevgire ihtiyaç olmadığından mıdır bilinmez hala bulunamadım. Hayatımın sonlanma düşüncesinden çok, süslü bir salonda, pofudukyastıklar arasında alakasız, saçma, anlamsız bir şekilde sonlanması korkusu beni ölmüşten beter ediyor. Ölümden daha ağır bir şey var mıdır diye sorarsanız, olmayacak yerde olmayacak şekilde yaşamaktır derim. Fon perdeler, abartılı vazolar, kristal kayıklar arasında ucuz basit bir kevgirin ne işi olur?
“Salonda unutulan tüm kevgirlere ithaf olmuştur.”
Büyük Kevgir
Fatma BİLGİLİ
19.02.19
Fatma BİLGİLİ
19.02.19
Yorumlar
Yorum Gönder