KURABİYE VE ÇAY FİNCANI
Tüm sevimsizliğini kirli bir
çuvala doldurmuş ve o çuvalı gururla sırtında taşıyan bir pazartesi. Suç
pazartesi gününe mi ait, yoksa onu çirkinleştiren biz insanlara mı karar
veremedim doğrusu. Sonuç olarak berbat bir pazartesi ve ben güne yerlerde
sürünerek başlıyorum. Kendimi bildim
bileli ait olamamışlık edebiyatı yapıyorum fakat ilk kez iliklerime kadar
hissediyorum. İliklerim de şaşkın. Ben de şaşkınım. Çok şaşırdık ama bir
yaşımıza daha giremedik. Şaşkın iliklerim ve ben bir takım düşüncelere
dalıyoruz. Nasırlaşmış bir kalp ve hissetmeyen bir ruha sahip olmama sebep olan
sevgili iş arkadaşlarımı, onları gün içinde göreceğim ilk anı ve ne yapmam
gerektiğini düşünüyorum. Bu düşünceler eşliğinde okuluma varıyor ve o korkunç
sona maruz kalıyorum. Tüm gudubetliğimi yapmacık bir gülümsemenin arkasına
gizliyor, tek tek selamımı veriyorum. “Günaydın.” Bulduğu ilk arada iliklerim
bir çay mı içsek diyor şöyle kimse yokken sessiz. Yanına da Bim’den aldığım
portakallı kurabiyem oh mis. Gün içinde beni azıcık da olsa biraz
heyecanlandıran tek şeyin bu olması ne acı. Bir çölde su bulmuş gibi
yaklaşıyorum semaverin yanına ve bardağımı doldurmaya başlıyorum. Çayın
dolarken çıkardığı sesi dinliyorum ve köpükleri izliyorum boş gözlerle.
Bardağımı alıp merdivenleri birer birer çıkıyorum. Yolda karşılaştığım herkesle yapmacık
selamlaşmalarımın ardı arkası kesilmiyor. En sonunda biricik fincanımı önümü alıp
başımı içerisine gömercesine eğiliyorum. Dudaklarım dahi kımıldamadan fincanla
konuşmaya başlıyorum. Fincan ağzında bir şeyler geveliyor, onu kıymetli
kurabiyem cimdikleyerek susturuyor. Tek kişiyken bir odada acayip bir gürültü
kopuyor. Kurabiyem ve çay fincanım bu aralar biraz fazla konuşuyor.
Yorumlar
Yorum Gönder