PENCERE ÇİÇEĞİ
Karanlık gece yarılarında aniden uyanmaya, yattığı yerden
yıldızları izlemeye, ara ara nemlenen gözlerine alışmıştı artık. Gündüz vaktin
hızlıca geçmesi için kullandığı uyku, geceleri karanlık yüzlü bir cellada
dönüşüyordu. Canı gözlerinden çıkıyordu. Beyaz yastığına gözyaşları değişik hikâyeler
anlatıyordu. Zor geçen gecelerin sonunda gün ağarıyor. Gözlerini kapatarak
ötüşen kuşları dinliyordu. Ötüşen kuşların uçuşu, dallara konuşu… Bir kuş olarak
hayal ediyordu kendini o sıra. Kanatlarını açıyor bırakıveriyordu kedini sert rüzgâra.
Kısa süreli tebessümü gözlerini açıp görmekten bıktığı yorgana ilişince
dudakları bükülüyordu. En büyük eğlencesi mesai saatiyle beraber insanların
sokağa bir bir dökülmesiydi. Aralanmış perdeden her gün bıkmadan usanmadan
izlerdi. Kim hangi saatte nereden nasıl geçer hepsini bilirdi. Mahalle kedisi
kaçta gelir kapıya. Karşı komşu hangi gün beyazları yıkar. Ve onun büyük oğlu
geceleri eve kaçta gelir. Hepsini bilirdi. Mahallenin hiç tanınmayan sakiniydi.
Öğlene doğru sokağın eğlencesi kesildiği için saatte 1267 km hızla dolaşırdı
tam karşısında duran televizyonda o kanaldan bu kanala. Asla dönüp bakmasa da
son ses açtığı kanal yankılanırdı evin odalarında. Annesi sinirle gelip
kısıncaya dek öyle kalırdı sesi. Çarşamba günleri dünyası renk değiştirirdi.
Mavi yorgan kılıfı yerine kırmızısını sererdi annesi. Küçük dünyaların rengi
bir yorgan kılıfı kadar kolay değişirdi. Koşmanın, konuşmanın en büyük
seyircisiydi. Ağzından çıkan tek bir ses vardı. “âââ” Mutlu olunca da, mutsuz
olunca da aynı sesi çıkarırdı. Anlaşılabilecek kadar da çok değişme uğramayan
duyguları yüzünden okunurdu. Odanın dört duvarı ve çatlakları başucundaki
sürahi, uçuşan perde anlardı da ne demek istediğini yanı başındakiler
anlayamazdı. Yılların bezginliğiyle annesinin “e be kızım anlamıyorum bağırıp
durma!” feryatlarına da maruz kaldığı olurdu. Günler günleri kovalar bir önceki
gün bir sonrakinden farklı olmazdı. Uzanmaktan yaralara bürünen bedeni günden
güne küçülürdü. Görünmez çentikler atardı duvara gözleriyle. Gün sayardı. Allah’ın
gücüne gitmesin ama ölmek için diye geçirdiğini duyardı duvarlar. Çatlaklar
ağlardı. Sürahi ağlardı. Karşı komşunun pencere çiçeğine ilişirdi gözü. Kendine
ait bir şeyler bulurdu. Tıpkı onun gibi her gün aynı yerde, aynı sokağı izler,
bir başkasının yardımı olmadan yer değiştiremezdi. Rüzgâr yapraklarını
savururdu. Rüzgâr saçlarını savururdu. Pencere önünde bekleyen herkes bir
pencere çiçeği olabilir miydi?
Yorumlar
Yorum Gönder