ÇOCUKLUĞUM

Bir insan uyurken, uyanıkken, yürürken, konuşurken daima ıstırap halinde olabilir miydi? Olabilirdi elbet. Acı, kalbi bir sarmaşık gibi sarınca yürüyen, konuşan bir yaradan ibaret olabilirdi insan pek tabi. Yeter ki tohum bir kere düşmeye görsündü yüreğe. Yeşerir büyür içine alırdı kişiyi. İşte tam olarak böyle almıştı onu da içine acı. Sarıp sarmalamıştı baştan ayağa. Adını soranlara Mustafa dese de biliyordu adının da acıdan ibaret olduğunu. Volta attığı avluda düşünür dururdu. Ellerini arkasında birleştirip salladığı tesbih, düşüncelerinin hararetine göre döner dururdu parmak uçları arasında. Tesbih taneleri kadar iriydi düşünceleri. Tesbih taneleri gibi ipe dizilmiş dertlerini birer birer çekerdi. Her adımda çocukluğu belirirdi gözlerinin önünde.  İnsan bir köşe başında ağlarken gördüğü çocukluğunu tutup kaldırmak istiyor. Sırtında gezdirmek, yaralarını sarmak istiyor. Uzatıyor elini ulaşamıyor. Ne inatçıdır ki insanın çocukluğu gece ayazında oturup bir köşede ağlamak istiyor. Mustafa tutup kaldıramıyordu çocukluğunu düştüğü yerden. Gece yarıları İstanbul’un pek de tekin olmayan sokaklarında soğuk havalarda ellerinde üç beş mendil paketiyle çocukluğu bağırıyordu durmadan “Mendil lazım mı abla?” Böyle başlamıştı hikâyesi. Kimsenin gözlerine bakmamasına, yanından hızla çekip gitmesine o zamandan alışmıştı. “Okul harçlığı be abi ” sözleriyle düşüvermişti yalana. Lüks mekânlardan kovuluşu, otobüslere alınmayışı ile yavaş yavaş itilmişti toplumdan. İnsanların onu gördükleri an ellerini çantalarına götürmeleri, her köşe başında aldığı hakaretler silinebilir miydi hafızasından? Yaşıtlarının iğrenerek baktığı yüzdü. Elleri, tırnakları, kıyafeti baştan aşağı kir pas içindeyken henüz yedi yaşındayken masum bir kalp taşıyordu içinde. Acıyla tanışmadan henüz pamuk kadar temizdi kalbi. İtilip kakılınca öğrendi. Hor görmek, vurup kırmak gerektiğini. Başka şansı olmadı. Masum bir kalp kimseyi bir kavgadan sağ çıkaramazdı. Öyleyse söküp atmak gerekti kalbi olduğu yerden. Söküp attı. İşte şimdi büyüyordu. Yavaş yavaş…  Mendiller de masum kalbiyle beraber çıkıp gitti hayatından. Yerlerini karanlık bir gece aldı. Güneş görmemekle geçiyordu ömrü. Ellerinin ve yüzünün görünen kara kiri silinmiş, yerini görünmez bir kir kaplamıştı. İtelene itelene çıkarıldığı toplumda kendine yeni bir dünya yaratmıştı. Bu dünyanın hatrı sayılan büyüklerinden oluvermişti. Hızla yaşayıp hızla aldığı yolu ancak bir duvara tosladığında oturup düşünmeye fırsat bulmuştu. Şimdi ötelenerek toplumdan çıkarılan küçük Mustafa büyümüş, parmaklıklar arasında adım adım görüyordu geçmişi. Karış karış geziyordu geçmişinde. Satır satır okuyordu kendini. Kime kızmalıydı? Yalnızca siyah bir boyayla gökkuşağı çizmek mümkün müydü? Küçücük el kadar Mustafa’yı kirli yüzüyle kabullenemeyen toplum, büyük Mustafa’yı kara elleriyle nasıl sahiplenebilirdi? Tercih, ancak birkaç şık arasında yapıldığı zaman tercih olabilirdi. Şık olmadan tercih gerçekleşebilir miydi? Sevgi görmeden sevgi vermeyi başaran kimdir? Çocukluğumu bir sokak başında gözü yaşlı bırakan kimdir? Günler günleri kovalıyor, Mustafa yürürken, konuşurken, yüksek duvarlar arasında göğü izlerken durmadan aynı şeyleri düşünüyordu. Tesbih taneleri sona yaklaşmıştı artık. Mustafa’nın vücudu zalim bir sarmaşığa kurban gitmişti. Oturup kalkışından, iki kelam edemeyişinden belliydi. Avluya çıkmayışından, göğe bakmayışından belliydi. Bir mahkeme kurmuştu içinde ve birilerini idam etmişti. Yere sere serpe uzanışından belli bir şeylerden ümidini kesmişti. Küçük bir not iliştirmişti cebine, kimi kurban ettiği belliydi. “Bir köşe başında çıkıverdi karşıma çocukluğum. Kaldıramadım düştüğü yerden.“ Mustafa’nın ellerinden tutup kaldıramadığı çocukluğu köşe başında nasıl mal olduysa ömrüne, öyle mal olmalıydı yüzünde yapmacıklı gülümsemeleriyle en az kendileri kadar hayatları da yalan olan insancıkların. Bir ikindi vakti yerlere serilmeliydi tüm insanlık cebinde bir not ile “Bir köşe başında çıkıverdi karşımıza Mustafa’nın çocukluğu, Kaldıramadık düştüğü yerden.”

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BURNUMA KÖTÜ KOKULAR GELİYOR

HAMARAT ANNELERİN TEMBEL KIZLARI

GÜLNİHAL