GARK
“Ulaşmıyor anne, hiçbiri karşıya ulaşmıyor.”
Dizlerinin dibinde duran kızının ağzından dökülen tek sözler bunlardı. Güleser, kızının uzun saçlarını bir elmas tutar gibi hassasiyetle tutuyor, her telini ayrı ayrı severek tarıyordu.Örmek için ayırdığı üç tutam arasında derin düşüncelere dalıyordu. Ellerinde tuttuğu, bir bayram sabahı, aynı yerde aynı şekilde tarayıp ördüğü kömür karası saçlardı. Saç aynı saç, divan aynı divan, tarak aynı taraktı. Peki ya Fidan? Fidan aynı Fidan mıydı? Güleser aynı Güleser olabilir miydi? Zaman mı değiştirdi bizi, yaşananlar mı? Yoksa ikisi bir olup, biri kolumuzdan, diğeri bacağımızdan tutup da bu derin kuyuya mı attılar? Kızının kara saçlarına dolanan düşüncelerinden çırpınsa da çıkamıyordu. Bilinçsizce kurduğu cümle dünyasına dönmeye yardımcı olmuştu. “Ulaşacak kızım, hiç ulaşmaz olur mu?” Neyi ne için teselli ettiğini bilmeden aynı cümleyi arka arkaya tekrar ediyordu. Hiç cevap almayacağını bilse de komşularından, bahçedeki tavuklardan, dut ağacının budanma zamanından konuşup duruyordu. “Kızım hatırlıyor musun? Bizim yan komşunun bir oğlu vardı. Mehmet abin, Almanya’ya çalışmaya gitmişti hani? Onun oğlu olmuş geçenlerde. Bizim Dürdane’ye fotoğrafını yollamış. Ne tatlı görsen...” Açtığı her konu boşlukta asılı kalıyordu. Kapı sesiyle bölünen bu konuşma sırasında, Güleser kızı Fidan’ın saçlarını beyaz bir lastikle bağlamış, bir eliyle yazmasını düzeltirken hızla kapıyı açmıştı.
“Hoş geldin Haydar Efendi” Eşinin ellerinden torbaları alıpmutfağa geçirirken her günkü soruyu cevaplıyordu. “Nasıldı bugün? Hiç konuştu mu?” “Ah, ah… Nasıl olsun aynı. Bütüngün su dolu kabın başında, ellerinde beyaz kâğıtlarla öyleceoturuyor. Ah benim güzeller güzeli adı gibi fidancık kızım. Ah benim meleğim…” Günler, haftalar, aylardır cevabı değişmeyen bu soru her geçen gün daha derin bir “Ah” sesine dönüşüyordu.
Haydar ağır adımlarla divana yürürken, Fidan’ın bir yaşı, beş yaşı, on yaşı… her biri boy boy dizilip gözlerinin önünden geçiyordu. Biri odanın ortasında koşarken, birini omuzlarında taşıyor, biri torbaları karıştırırken, biri bahçede kedilerle oynuyordu. Sobada közledikleri patatesleri ailece heyecanla yiyişleri, bir çaydanlık etrafında toplanışları, Fidan’ın mavi önlüğüyle ilk günü, ödev yaparkenki ciddiyeti… Her anı tekrar tekrar yaşıyordu.
Adım adım kızına yaklaşırken tüm zamanları yitirmiş, yirmi yaşındaki kızını yeniden o su dolu kabın başında, kağıtlarla bulmuştu. Önündeki kaba gözünü kırpmadan bakan yavrusuna yavaşça yaklaşarak, emektar ellerini kara saçlarına götürdü.“Kızım ne yapıyorsun burada?” İlk kez görmüş gibi soruyordu bu soruyu. Geçirdiği hastalığın ardından bir türlü toparlanamayan, odanın ortasında bir su kabı karşısında ağlama krizleri geçiren kendi kızı değilmiş gibi soruyordu. Bu soru bünyesinde belki bir cevap alma ümidi, belki de inanamamak barındırıyordu. Fidan ne yapıyordu bir su kabının başında? Ne görüyordu bu kapta? Ne görüyor olabilirdi?“Hadi gel sofraya kızım annen yemek hazırlamış. Mis gibi tarhana nasıl da kokuyor.” Mis gibi diye mırıldandı Haydar Bey. Sesi en sitemli notalardan okunuyordu. Uzun zamandır evde hiçbir şey mis gibi kokmuyor, hiç kimse içten gülemiyordu. Huzur kokulu günlerin geride kaldığını bilerektekrar ediyordu. Tarhanaların mis gibi koktuğu evler bir liste halinde muhtarlıkta saklanıyormuş da o listeden adları uzun süre önce silinmiş gibi tekrarlıyordu.
Fidan seslenişlere aldırış etmeden ellerindeki beyaz kağıtları katlıyordu. Ama ne ciddiyetle! Ellerinde tutup düzelttiği, itinayla katladığı, hayatı, düşleri, gençliğiymiş gibi bir ciddiyetle... “Bana da öğret artık şunu. Ne yapıyorsun bakayım?” Babasının bu sözüne de kulak asmayan genç kız yaptığı gemileri suya bırakarak, üfleye üfleye karşıya geçirmeye çalışıyordu. Biri batıyor, diğerini yerleştiriyor, o da batıyor bir başkasını… Ara vermeden gemileri suya tek tek bırakıyordu. Batan her gemiyi hırsla kaptan çıkarıp kenara fırlatıyordu. Bir gemi, bir gemi daha durmadan batıyordu. Gemilerin ucuna görünmez iple bağlı hayatı batıyordu. Bir kâğıdı gemi yapmak, kâğıda yapılabilecek en büyük eziyet olabilir miydi? Ardından ondan bir suda yüzmesini beklemek, bir balığa karada yaşamasını emretmekten farksız mıydı? Fidan, atıldığı hayat akıntısında gün be gün eriyordu.
Bir ses yükseliyordu daima “Ulaşmıyor baba, hiçbiri karşıya ulaşmıyor.”
Evden tarhana kokuları yükseliyor, mis gibi kokmuyordu. Bir çığlık yükseliyor, gemiler karşıya ulaşmıyordu.
Yorumlar
Yorum Gönder