VAHŞETİN ÇAĞRISI- JACK LONDON ÜZERİNE İNCELEME

 Kitabın yazarı olan Jack LONDON, 1876 yılında San Fransisco'da doğmuştur. Çocukluğu yoksulluk

içerisinde geçen yazar Amerika içinde ve dışında çeşitli maceralar yaşamıştır. Gazetecilik yapmıştır.

Sosyalizmin savunucusu olan yazar pek çok eserine bunu yansıtmıştır. Hayatının bir bölümünde altın

arayıcılarının arasına katılmıştır. Burada edindiği tecrübe ve bilgiler en önemli eserlerinden biri olan

“Vahşetin Çağırısı” kitabını bir ay gibi kısa bir sürede kaleme almasını sağlamıştır.

Vahşetin Çağrısı kitabı ortalama olarak yüz sayfa civarındadır. İnce görünümüyle tamamen zıt bir

içeriğe sahiptir. Kitapta anlatılan olaylar, bilgi akışı ve duygu geçişleri oldukça yoğun olan bir kitaptır.

Kitabın konusu özetle, zengin bir evin bir ev köpeği olarak yetişen Buck’ın, evden ayrılması doğa ve

kötü insanlarla karşılaşması sonucu içinde var olan duygularının ve karakterinin yavaş yavaş ortaya

çıkışını işlemiştir. Buck’ın macerası lüks evinden kumarbaz bir bahçıvan tarafından altın arayıcılarına

satılmasıyla başlamıştır. Burada hiçbir zaman görmediği muameleler görmüş ve kızak köpekleri ile

karşılaşmıştır. Yavaş yavaş ortama ayak uydurmuş hatta lider köpeklere kafa tutmaya başlamıştır. Bu

süreçte Buck’ın değişmesine en büyük etki tüm sevdiklerinin zarar görmesi olmuştur. En yakın

arkadaşını öldüren grup liderini öldürmüş, ardından liderliğe geçmiştir. Buck, diğer köpeklere göre

hızlı öğrenen, vefalı ve düşmanına kini yumuşamayan bir köpektir. Onu eziyetten kurtaran son sahibi

ile arasında gerçek bir sadakat bağı oluşmuştur. Onun da öldürülmesi ile Buck, sahibini öldüren

topluluktan intikamını almıştır. Ardından doğa ve insani yaşantı arasında gidip gelmesi son bulmuş ve

doğayı seçmiş, kurtların liderliğini yaparak yaşamını sürdürmüştür.

Vahşetin Çağrısı kitabında geçen olaylar pek çok farklı şekillerde yorumlanabilir. Şahsi yorumlarım

şunlardır; Karakter olarak ele aldığı köpeği mükemmel bir biçimde inceleyen yazar kısacık kitapta

bize sayısız soru sordurmaktadır. Öneğin, Buck, vahşi bir doğa yaşantısı ve kaba saba insanlarla

karşılaşmasaydı, daima bir ev köpeği olarak kalsaydı güçlü yönlerini keşfedebilir miydi?

Keşfedemezdi. Peki, gerçekten keşfetmesi gerekir miydi? Aynı sorular her an günlük yaşantımızda

karşımıza çıkıyor. Kara günler tabi ki bizlere birçok şey öğretir, bilmediğimiz özelliklerimizi

keşfetmemizi sağlar. Peki, bu gerçekten gerekli midir? Kitaptan ve yorumundan çok uzaklaşmadan

cevaplamam gerekirse, evet gerçekten gereklidir. Çünkü Buck’ın hiçbir zaman gerçek bir ev köpeği

olamadığı, bir arayış içerisinde olduğu gibi insan da bitmek tükenmek bilmeyen bir arayış

içerisindedir.

Sorgulamama sebep olan bir diğer olay, Buck’ın değişimidir. Buck’ın yaşadığı olaylar karşısında iki

seçeneği vardı. Ya yok olmalıydı ya da merhametini yitirip vahşete ayak uydurmalıydı. Buck ikinci

seçeneği seçerek yaşamına devam etti. Bu olay da şartlar değişmeden yapabileceğimiz en uç davranışı

bilmemizin mümkün olmadığı sonucuna ulaşmama sebep oldu.

Gerçek dostluk nedir ve hangi şartlarda gerçekleşir? Bu sorunun da cevabını kitapta bulmak

mümkündür. Buck, onu eziyetten kurtaran son sahibi için taşıması mümkün olmayacak kadar ağır bir

kızağı çekerek sahibinin yüklü miktarda para kazanmasını sağladı. Bunu yapabilmesinin tek sebebiyse

sevgiydi. Peki bu sevgi neydi? İlk sahibi ile son sahibi arasındaki fark neydi? Zannımca aralarındaki

en önemli fark sevgi görmesi ve en karanlık gününde yanında olması hatta onu o karanlıktan çekip

çıkarmasıydı. Bu durum meşhur bir film repliği ile özetlenebilir “Sevgi emekti.”


Buck’ın ilk sopa deneyimi de kitapta geçen önemli olaylardan biriydi. Buck ilk defa sopalı bir insan

gördüğünde defalarca üzerine atlamış fakat her seferinde bir darbeyle yere serilmişti. Bu da Buck’n


elinde sopa olan insanlara karşı saldırıda bulunmamayı öğrenmesine sebep olmuştu. Elinde sopa

olmayanlarınsa ne kadar aciz varlıklar olduğunu kitabın son bölümünde öğrendi. Burada sopa olarak

anlatılan ve gerçekte kişinin elinde olmadığı zaman onu acziyete düşüren şey siyasi üstünlük müdür,

maddi zenginlik midir, makam mevki midir bilinmez.

Kitaba ismini veren şey özetle vahşetin, gücünün farkında olmayan bir köpeği usul usul içine alması,

onu vahşeti yönetecek konuma getirmesidir. Vahşetin çağrısı diğer çağrılara benzemediğindendir ki bu

çağrı reddedilememektedir. Buck ve tüm insanlar bilinçsizce bu çağrıya ayak uydurmaktadır. İçine

düştüğümüz vahşeti bir köpek benzetmesi ile okumak, insanlığa ayna tutmak biraz da kendini okumak

gibiydi. Kitap sayfaları arasında hayat bulanlara tavsiye ederim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BURNUMA KÖTÜ KOKULAR GELİYOR

HAMARAT ANNELERİN TEMBEL KIZLARI

GÜLNİHAL