ATEŞBÖCEKLERİNİ BİLE ANLADIĞIM O GECEDEN KISA BİR NOT
Sıcak bir Ağustos gecesi karanlığını, parmaklarıma sürdüğüm simli ojelerle dağıtmaya çalışıyorum. Yaklaşık yirmi yedi yaşımdan beri olmadık nesnelere olmadık görevler yüklüyorum. Yapamadığımdan kaçmanın yeni yolu bu olsa gerek. Yanıp sönen cılız ışıkları ve tiz sesiyle gecenin karanlığını bölmeye çalışan ateşböceği gibi. Böceklerle bile ortak bir nokta bulabiliyorken bugün dünyaya atılışımın, atıldığım günden bu yana her günışığıyla yeniden deneyişimin yirmi sekizinci yılını kutluyorum. Cümlemin bayatlığı sofraya konan küflü bir ekmek gibi artık benim de midemi bulandırır oldu. Aynı sözleri kendi içimden dahi duymamak için kendime sormaktan kaçtığım o soru oldu. Nasılsın? Bilmiyorum ve artık ilgilenmiyorum. Bir savaşta gibiyim her gün. Onu kazanmaya çalışıyorum. Dışıma büyüdüm. İçimde koca bir oyuk. Benden daha hızlı büyüyor. İçi kof ağaç gibi. Her gece sonu karanlığa çıkan o sokağın başında oturup zifiriyi izliyorum. Ben ona bakıyorum, o bana bakıyor. Ürküp kaçıyorum. İçimin sokaklarında garip karartılara bakmaya dahi korkuyorum. Bu zifiriyi aydınlatmaya ne simili ojeler yeter ne de ateş böceği gövdesi. İkimiz de yanlış yoldayız. Başka bir yol bilmeyişimizden oluyor seçtiğimiz tüm yollarda ilerleyişimiz. Tüm tercihlerin arkasında da kara mı kara bir cehalet heybetiyle görünüyor. Zifiriye baktığım zaman duyduğum ürpertiyi işte o zaman yeniden duyuyorum. Yirmi sekiz yılım ve tüm tercihlerim başka yol bilmediğimden oldu. Başka yol bilmiyorum. Hüznümü silmek için simli oje sürmekten ve ateşböceklerinden bahsetmeten başka bir yol bilmiyorum.
Yorumlar
Yorum Gönder